Takvimli bedenler
Jinekoloji koltuğundan Dying for Sex dizisi ve Dört Ayak Üstünde kitabına
Kitaplık raflarının L şeklindeki tutamacını andıran soğuk metal aleti bana uzatıyor, tutabilir misiniz diyor. Tutarım demekten başka pek bir çaremin olmadığı bir an. Pozisyonel olarak zaten bacaklarımı o tuhaf koltukta bu kadar açmışken yeterince çaresiz hissediyorum. Soğuk metal aleti bana ‘bu şekilde tutacaksınız’ diye gösterirken bir süreliğine bebeğini emanet etmiş lohusa anne gibi tam da güvenmeyerek uzatıyor. Bildiniz, smear testindeyim.
Testi ve diğer yıllık bakım kontrollerini yapmış bir şekilde koltuktan alkışlarla ayrılmadan önce ‘‘gebelik de düşünüyorsanız 35’i pek geçirmeyelim o zaman’’ diye ekliyor. Bir anda. Sessizlik. ‘‘Hımm, öyle diyorsunuz’’ diye manasız bir dolgu cümleyle karşılık veriyorum, kötü çevrilmiş bir dublaj filmi gibiyiz. ‘‘Evet’’ diyor. Sessizlik. Koltuk hala havada ve doktor her ne kadar sandalyesinde olsa da aramızda uçurumlar aşılmaz vadiler var gibime geliyor. Bir an göz göze geliyoruz, ama her manada seviyelerimiz farklı.
Bu ziyaretimde geçen senekinden farklı bir strateji izliyorum. Aslında elini nereye koyacağını bilmediğinden uslu çocuk gibi davranmaktan terfi edip bulduğu bütün boşlukları çenesiyle doldurabileceğine inanmış geveze insan taklidi yapıyorum. Yoksa sadece karşı tarafın o sessizlikleri doldurmaya çalışması bana sorgudaymışım gibi hissettirdiği için daha çok gerilebildiğimi bir şekilde anlamışım. Aferin bana. O yüzden bu defa ben de her şeyi soruyor, her şeye yorum yapıyor bir anda gelen, gözlerimin tam içine bakan hiçbir sessizliğe kalkıp da yer vermiyorum. (Almanya’da 4 ay öncesinden alabildiğim bu randevudaki süremi sonuna kadar kullanayım gibi bir zihniyete bürünmüş olmam da olası.) Nihayetinde bu strateji işimi daha kolaylaştırıyor.
Ardından memelerimi de yıllık bakım gereği tost makinasına yerleştirir gibi elleriyle yoklaması bitip en azından kıyafet bakımından da daha eşit bir noktaya gelmek üzereyken ‘‘neden 35 dediniz ki?’’ diye soruveriyorum. ‘‘Progesteronlar daha sonra düşmeye başlıyor’’ diye yanıtlıyor. Sessizlik. Evraklar, iyi dilekler derken çok teşekkür ediyor, odadan çıkıyorum.
İkisi bir yerde: köprüden önceki son çıkış
Bu yazıya oturduğumda Dying for Sex dizisi ile Dört Ayak Üstünde kitabını yan yana koyup, daha derli toplu, hatta belki biraz güvenli bir yerden konuşacağımı sanıyordum. Cinsellik koçluğu eğitimi aldığım zamanlardan kalma notlarımdan çıkan tanıdık temalarla, iki kültürel metni birbirine bağlayacaktım. Sade bir yazı olacaktı. Olmadı. Ne tuhaf, kadın olduğumu mu falan mı unuttum acaba bir anlığına?
Bahsettiğim eserlere gelecek olursak şöyle kabaca bahsedeyim. Dizideki karakterimiz Molly meme kanseri sebebiyle öleceğinin haberiyle yaşayamadığı hazları merak etmeye başlıyor. Kitaptaki karakterimiz de bir noktada premenapoz sürecinde olduğunu öğreniyor. Menopoz ile ‘ölümgibibirşeyolduamakimseölmedi’ moduna bağlayacağı noktada bir karar verip evliliğini dönüştürüyor (kocasını 45 yaşından sonra açık ilişkiye ikna ederek diye kabaca özetleyelim) yine ve kendini keşfe çıkıyor.
Bu eserlerden neden bahsetmek istedim, belki birçok sebebini listeleyebilirdim. Hayır, seksin adlandırılabilir tek bir kutuya konabilir- tek düze bir şeye dönüşmemesi değil. Hayır, heteronormatif olmaması, akışkanlığı, penetrasyonla sınırlı kalmaması da değil. (bunları görmek elbette ki iyi hissettirdi.)
Beni daha çok çarpan şey zaman mefhumunun birden görünür hale gelmesiyle bedenle kurulan ilişkinin değişmesiydi. Biri ölümle (Dying for Sex), diğeri menopoz eşiğiyle (Dört Ayak Üstünde) yüz yüze gelince, beden sanki ilk defa gerçekten dinlenebilir bir şeye dönüşürken zaman da soyut bir kavramdan çıkıp kum saatine dönüşüyordu. Belki toplumsal normlarca geç kalınmış sayılabilecek bir ‘merak’, bu kadınları yola düşürecek kadar capcanlıydı.
Çünkü esas halimiz buydu: bölünmüş, yıpranmış, dağılmış. Devrimi burada, şimdi, bu tarlada mı başlatmalıydık? Yoksa eve, yuvaya geri dönüp elektrikli diş fırçamızla, umutsuz ve kapana kısılmış mı hissetmeliydik? Verilecek bir karar yoktu tabii çünkü zaten hepimiz evdeydik, bir tarlada değil. Bardağı taşıran ortak bir damla yoktu. Çoğumuz zaten farklı davranmayacaktık. Bastırılmış arzularımız ve sessiz öfkemiz çocuklarımıza sirayet edecek, onlara da bizden öyle nefret edeceklerdi ki bir şeyleri farklı yapacaklardı. Çoğu değişim böyle gerçekleşiyordu, bir önürden fazlasıyla, bir nesil sonra. Gerçek bir değişim için kendini bebeğinle bir düşünmeliydin, tek bir yaşam içinde tamamen yeniden doğabilmeliydin. Elbette tehlike, her şeyi- hiçbir şey uğruna- riske atmakta, her şeyi yıkmaktaydı. s.225.
Dört Ayak Üstünde, Miranda July.
Kafamda bütün bu konuların birleştiği yeri yazarken çok daha iyi şimdi görüyorum. Yazmanın büyüsü galiba bu. Jinekoloji koltuğunda bedenime bir anda eklenen 35 sayısı, menopoza gireceğini öğrenen Miranda, meme kanserinden öleceğinin haberini alan Molly… Tıp bizi, kadın bedenini, bu kum saatiyle bir anda muhatap ediyor. Tıbbın dili, en beyaz ütülü önlüğü ile zamanın geçişini vurgulamayı seviyor. Bebek vakti, biyolojik saat, menapoz vakti diyerek doktorları, muayenehaneleri, testleri, uçan kaçan hormonları peşine takmış dolanıyor.
Ama bu iki karakter bedenlerinin keyif kapasitelerinin peşine düşerek aslında tıbbın diline nanik yapıyorlar. Kendilerine başka bir patika bularak, 'sınırlı zaman’ algısının ötesine gidebiliyorlar. Zamanı keyifle genişletip büküyor ya da kum saatini bi’ anlığına durdurmanın yolunu mu buluyorlar, demeliyim?
Ben sözü Miranda July’e ve size bırakıyorum.
Beni bu hale düşüren tüm yalanlara rağmen kalçalarımı döndürerek karabiber değirmeni numarası yaptığım bu an gerçek miydi? Belki de benim için her şey; evinde huzurlu bir ev hanımı veya gerçek bir eş olarak şimdi başlıyordu. Pinokyo’nun nasıl gerçek bir çocuğa dönüştüğünü hatırlamaya çalıştım. Pinokyo, sanırım bir balinanın içindeydi ve babasını kurtarmaya çalışıyordu. Böyle bir macera yaşamamıştım. Şüphesiz bir kadın, kukla bir çocuktan daha karmaşıktı: belki de kendisi oluşu bir kerelik, nihai bir şey değildi; döngüseldi: kimi zaman büyüyen, kimi zaman küçülen, bazen ise tamamen kaybolan…
s.156
Dört Ayak Üstünde



Şu jinekolog masası sohbetleri... herkes anlatsa neler çıkacak bakalım ... Kadının elbet hayat mevsimleri var, bazı inisiyasyonlarla kapılardan geçiyoruz gibi geliyor bana. Menstural döngünün başlaması biri, menapoz başka biri. Belki doğurmak bir diğeri. Ama işte bazı mevsimlerimize yapışmış kalıplar ve aralarında toplumca yapılan 'iyilik' sıralama bizi çökertiyor -.-.- menapoza artık bu kadından geçti gibi bakılması mesela??? tıbbın kadına 'crow' olarak bakması ve hormonal çalışmaların kadını desteklemek için yapılmıyor olması. Ben jinekologların %99unun doğum dışında menopoz gibi kadının hayatının neredeyse yarısını geçirdiği bir dönemle ilgili yeterli ve güncel bilgiye sahip olduğuna inanmıyorum. Neyse... çok yazmışım :)) içimde kalmış. teşekkür ederim nasıl farklı yaşanabileceğini gösteren örnekler için 🤍
Daha geçen gün kitap kulübü toplantısında konuştuk. Tıp kadın bedenini disipline eden araçlardan biri diye. Durduk yere 35 gibi bir sayinin kum saati gibi bir anlam taşımasına neden oluveriyor. Kontrol altına alabildiği, olcebildigi ve istatistiklere tabi tuttuğu şeye hükmediyor. Neyse öneriler için ayrıca teşekkürler 🙏